Posterous theme by Cory Watilo

Sevginin ve İnancın Aynası - 5

...Ve yolcu dünyanın binbir hâline kendisiyle beraber şahit olan bahçesinde, kır çiçeklerini sulamaktadır. Güneş yavaş yavaş batmaktadır ufukta, ezelden ebede hiç aksatmadan yeni bir günün aydınlığını koynunda büyüten geceye yumuşacık ışık huzmelerinden bir demet armağan etmektedir adeta. Bu akşamdan itibaren tatlı bir heyecanla hazırlanmaktaydı yolcu. Çünkü uzun zamandır görmediği yolcu dostları, yakında bahçesindeki meşkte yerlerini alacaklardı. Hazırlıkları bittiğinde gece göğü elbisesinin üzerine elmas kırıntılarını kıskandıran yıldızlar serpiyordu Gaia Ana. Anlaşılan o da hazırlanıyordu bu buluşmaya. Başıyla selam verdi yolcu Gaia’ya, sonra da usulca girdi çadırına. Yarın güneş tapteze bir renk getirecekti buralara…

Göküzünde güneş yavaş yavaş yükselirken, yolcu misafirlerini karşılamak için hazırdı. Demli çay, sevgiyle pişirilmiş kurabiyeler ve bol bol kuş sesi. Gökyüzündeki hafif bulutlar damla damla yağmur düşüşlerine yastık olurken, gökkuşaklarının en güzeli yolcunun bahçesinin üzerindeydi. Mesafelere uzak, kalplere yakın diyarlardan gelen genç yolcular bahçeye açılan patikada bir bir göründüler. Genç yolculardan ikisi önden gelmişlerdi. Huzurla kucaklaştıktan sonra, yolcu ilk misafir kafilesini bahçenin köşesinde onları bekleyen meşk çardağına yönlendirdi ve usulca bahçesinin kapısını kapattı, kadim fısıltılar eşliğinde. Artık gâfil kulakların misafirliğine kapalıydı dudaklarından dökülecek her kelime.

Yol boyunca öğütlendiği üzere her adımlarını sessizlik içerisinde atan genç yolcular nihayet dillerinin bağını çözdüler: ‘Bu oruç ne içindi yolcu? Neden bizler sustuk yollarımız boyunca? Susmayı korkmak sanmazlar mı?’

Yolcu görmüş geçirmiş gözleriyle tebessüm ederek cevap verdi genç dostlarına:

“İnsanların cesareti, başkaları hakkında açık açık her düşüncelerini söylemekten ibaret olsaydı eğer, etrafımızda bol bol ses ve söz grubundan peyda bir kuru gürültü bulunurdu. Lâkin asıl cesaret; söylenecek sözler karşısında bile susabilme kabiliyetidir, iyi ya da kötü her şeyi sükûtla karşılayabilme kabiliyetidir.”

Daha cümlesini bitirmeden doldurmaya giriştiği çay bardaklarını uzattı genç misafirlerine yolcu. Görüşmedikleri zaman dilimlerinde neler yaptıklarını anlattılar birbirlerine, yolculuklarından dem vurdular, yollardan topladıkları anıları serdiler bir bir masaya. Derken akşam oldu, emektar semâverin dumanı iyice sakinleşti ve Gaia gece göğünü üzerine geçirmeye hazırlandı. Yolcu ayağa kalkarak genç dostlarını yakındaki okyanus kıyısına doğru bir yürüyüşe davet etti.

Küçük japon fenerleriyle süslü patika sona erdiğinde ve tatlı dalga sesleri kulaklarda çınlamaya başladığında, çoktan gelmişti alacakaranlığın arefesi. Yolcu karanlığın içerisinde genç yolculardan birini yanına çağırarak sordu: “Bu karanlıkta, ufukla okyanusun birleştiği yeri görüyor musun?” Genç yolcu önündeki uçsuz bucaksız karanlığa bakarak cevap verdi: ‘Hayır, hiçbir şey göremiyorum, sadece uçsuz bucaksız bir karanlık var.’

Yolcu o bilindik tebessümü eşliğinde konuşmaya devam etti: “En karanlık anlarda, ve hiçbir şey göremediğimizde, içimizdeki ışığa güvenmeli, onu etrafımıza yayarak ileride olanların görünür hâle gelmesini sağlayabiliriz...” Tam o anda, karanlığın içerisinden bir şimşek, olanca hızıyla, tam ufukla okyanusun birleştiği yerde çakıverdi. Genç yolcu hem şaşırmış, hem ürkmüş, hem de tanıdık bir titreşim hissetmişti bu deneyim karşısında. Yolcu diğer misafirini de çağırdı yanına, ve onun da şahit olmasına vesile oldu içindeki şimşeğin ışığına. Böylece geri döndüler yolcunun çadırına, daldılar en uyanık uykularına…

Şimşek ışıklarının izleri henüz tazeyken, güneş yeniden belirdi ufukta. Genç yolculardan biri daha göründü patikanın başından. Bu defa yolcu, yanına genç dostlarından birini de alarak bahçesinin dışına çıktı misafirlerinin en narinini karşılamaya. Yine huzurlu kucaklaşmalar, sevdalı genç yolcuların buluşması, kadim fısıltılarla mühürlenen bahçe kapısı, ve bu defa çardakta köy kahvaltısı… Yolcu şahit olduğu onca mutluluğa daima yenilerinin eklenmeye devam edeceğini zaten biliyordu, ama buna şahit olmanın lezzetini hiçbir bilgiye değişmezdi. Gaia’nın titreşimi bahçede daha fazla hissedilmeye başlamıştı bu genç yolcunun gelişiyle, yolcu hiç şaşırmamıştı bu hadiseye. Yoldan topladığı anıları o da serdi masaya, derken sevdiceği olan genç yolcu, bileğine Gaia’dan emanet, toprak rengi iplerden örülmüş iki zincirin ortasında çiçek şekli verilmiş bir Yeşim taşı bulunan bilekliği taktı. ‘Yaşam çiçeği gibi, uzakdoğudan esen bir tatlı esinti,’ diye düşündü genç yolcu incecik bileğinde adeta yüzen taşı seyrederken…

Yine akşam oldu, Gaia sanki erkenden giydi gece göğünü ve taktı takıştırdı elmas kırıntılarından da parlak yıldızlarını. Bu gece meşk çardağı adına yaraşır bir eğlenceye ev sahipliği yapacaktı, kristal sürahilerde farkındalık meyleri hazırdı. Özenle hazırlanmış yiyeceklerle başladılar ziyafete, kadehlere farkındalık meyi doldukça bir başka gözle bakmaya başladılar bahçeye. Misafirler de geldi geçti o gece çardaktan, birbirinden renkli, birbirinden değişik hikâyeler dokundu her birinin yüreğine.

Sonra yolcu genç misafirlerine döndü ve gecenin sorusunu sordu: “Bu defa neler getirdiniz heybenizde?”

İçindeki şimşeğin ışığını ilk deneyimleyen genç yolcu ‘Ben kaosu getirdim, yolculuğum boyuna keşfettiğim en önemli şey buydu, ve de en ağırı,’ dedi. Yolcu cevap verdi: “Belki de keşfetmek istediğin şey, kaosun işleyişindeki düzendir. Belki de bunu keşfedebildiğinde, heybende taşıdığın şey sana yük değil, rehber olacak. Zira seçimlerimiz iyi ya da kötü, denge ya da kaos olarak sınıflandırılamazlar. Seçimlerimiz bizim kimliklerimiz, kişiliklerimiz ve varoluşlarımızdır. Önemli olan bu seçimin farkına vararak, onları algılayarak tecelli ve tezahürlerini gerçekleştirebilmektir.”

Daha önce diğerlerinden farklı bir zaman diliminde yolcunun bahçesine uğramış olan genç yolcu, artık heybesinin içindekini değiştirdiğini, bu defa öfke yerine affediş iksirini getirdiğini söyledi. Yolcu ile genç dostu huzurlu bir tebessümle ve anlayan gözlerle birbirlerine bakarken, ateş böcekleri ikisinin de çok sevdiği bir mantrayı usulca terennüm etmeye başladılar…

Elinde yolcunun bahçesinden emanet alarak kendisine sevgiyle sunduğu bir çiçeği tutan genç yolcuların en narini, heybesinden kristal bir şişe çıkarttı, usulca ‘Ben Gaia’nın gözyaşlarını getirdim…’ dedi. Yolcu genç dostunun küçük ellerinde Gaia’nın gözyaşlarını gördüğünde önce ufka baktı, sonra hafif bir nem bulutu ile sislenen gözlerindeki pırıltıları daha da canlandıracak bir tebessümle; insanların sürekli olarak onun canını acıtması, suçlaması ve benzeri olaylar karşısında Gaia’nın asla gözyaşı dökmediğini, değerli gözyaşlarını ancak mutluluğunda akıttığını söyledi ve bu nedenle heybesinde taşıdığının her zaman mutluluk olduğunu hatırlamasını tembihledi. Hepsinin ortak atalarından miras kalan bir sözü eklemeyi de ihmal etmedi: “Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.”

Daha sonra yolcu da bahçesinden devşirdiği çeşit çeşit şifalı otu, mis kokulu çiçekleri ve özenle seçtiği kristalleri gösterdi genç dostlarına: “Ben de armağan olarak bunları seçtim bu defa.” Sükût ile anlaşarak yerlerinden kalktılar ve onları okyanusun kıyısına götüren patikaya yöneldiler. Bu defa küçük japon fenerleri yanmıyordu, yolu içlerindeki ışık aydınlatıyordu zira. Okyanusun şefkatli dalgalarının kumları okşadığı yerin yakınında bir kazan bekliyordu yolcu kafilesini. Çıplak ayaklarıyla sahile dost izler armağan ederek yürüdüler kumların üzerinde, kazanın etrafında toplandılar. Herkes heybesinde getirdiğinden bir parça aldı, emanet etti kazana.

Başka hiçbir şey yapmalarına, söylemelerine gerek yoktu. Sihri sadece ve sadece içlerindeki koşulsuz ve sonsuz sevgi yapmıştı. Sevginin efsunlu suskunluğu karşısında, hiçbir büyülü sözün hükmü kalmazdı…

Vakit tamam olduğunda, kazana birer kâse daldırdılar ve dualar eşliğinde dalgaların kumları okşadığı yere yöneldiler. Bu efsunlu karışımı okyanusa teslim ettiler. Okyanustan bulut ve rüzgâr, daha sonra da yağmur bu karışımı alacak ve ihtiyacı olan herkese, her yere dağıtacaktı. Bu muazzam armağanın mutluluğu karşısında gözyaşlarını tutamayan Gaia, kardeşi Okyanus’tan emanet aldığı dört tane denizkabuğunu armağan etti yolculara, bu unutulmaz buluşmayı sonsuza dek hatırlamak ve hatırlatmak için…

Bir sonraki buluşmanın sözü, zaten kesişen yolların en başında daimi olarak verilmişti, ikrar etmek için sevgiyle ve güvenle susmak yeterliydi. Efsunlu karışım okyanusun bilgelik dolu sularına işlerken, yolcunun bu defa sessizlikle örülü sözleri genç dostlarının kalplerine, ruhlarına, oradan da ait olduğu yere, kâinatın derinliklerine karıştı.

---

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve varlıkları ile yol kesişimlerini şenlendiren genç yolculara sonsuz teşekkürler…

Düzenleme: Deniz Yörükoğlu (DenizKızı)

Sevginin ve İnancın Aynası - 4

…Anlam veremedikleri davranışlar sergileyen geride bırakılmışları anlamak adına bazı soruların sorulması lazımdı. Genç yolculardan biri başı çekti: 'Yolcu, insanlar yaşamlarımızdan gittiğinde onlar için iyilikler dilerken, onların ilerleyip ilerlemediklerini anlamak için ne yaparız?'

Yolcu cevap verir:

"Öfkelerine dokunuruz. Zira öfkeleri aslında onların ilerleyip ilerlemediklerini anlamanın bir ölçüsüdür. Bir insanın iç yüzünün aynası, onun içinde barındırdığı öfke miktarıdır; çünkü öfke ağırdır, ne kadar çok öfkeye saplanmışsa bir insan, o kadar hareketsiz kalmıştır, adım atamamıştır, hâlâ bıraktığın yerdedir o zaman. Bu nedenle senle ilgili olan öfkelerine dokunmalısın, küçücük bir dokunuş... Sonuç sana onların yerini gösterecektir, böylece yine onlar için iyi dileklerini sunmaya devam edebilirsin. Lâkin asla geriye adımlar atmamalısın. Zira bu hem kendine hem de sevdiklerine verebileceğin en büyük zarardır.

Dünün getirdikleri de, götürdükleri de senle birlikte ilerlemek için senin farkındalığında mevcut halde bulunmalıdır. Bu sayede her zaman geride kalanları sevginle sarabilecek, ileride olanları sevginle kucaklayabilecek bir duruma erişirsin. Bu tezâhür hali mutlak bir sevgidir. Bağımlı olmayan, bağlı kılınmayan, senin varlığından varlığa uzanan bir dokunuş.

Lâkin öfkelerinde ateş çemberleriyle ankâ misali dönenler, senin onların öfkelerine küçücük bir dokunuşunla küllerinden yeniden doğarlar ve yanmak, yeniden aynı olgunun anlamsız haykırışlarını dillendirmek için sıraya girerler. Hattâ ankâlıklarını o derece güzel kılmışlardır ki, başkalarını da çemberlerinin içine dahil ederek gün batımında bitecek ömürlerinde uçarlar. Uçarlar; ama birliklerine, tekliklerine, özlerine döndüklerinde içlerinde onları bekleyen sadece öfkeleri olacaktır. Bundandır ankaların her gece yanışları…

Sonlu zamanlarda tezâhür ederken sonsuzluğumuzu öfkenin çemberinde mi sonlandıracağız, yoksa sonlu zamanların tezâhüründe bir başına kaldığımızda geçmişi sevgiyle sararken geleceği sevgiyle kucaklayacak bir devinimin yolcusu mu olacağız?

Bunun kararını vermemiz, farkındalık bahçemizin ilk tohumlarını ekmemiz olacaktır. Unutmamamız gereken; benliklerimizin tekil ve yalın hâllerinde kendilerine bakışlarında görecekleri ve hissedecekleri, eterik süreçte yaşayacaklarımızın tohumları olduğudur.

Bu nedenle dostlarım öfkenizi her zaman pahalı tutun, onu kimseye kendinize dahi vermeyecek biçimde pahalı tutun! Sevginizi ise her zaman ucuz kılın. Bolca verebilirsiniz böylece. Ziyâde güzellikte bir sohbetti dostlarım, müsadenizle…”

Yolcu onu dinleyen herkese tek tek gülümseyip başıyla selam vererek iyi geceler diledi ve çadırına doğru yürümeye başladı. Sözleri, yine her zaman olduğu gibi önce onu dinleyenlerin kalplerine, oradan da ait olduğu yere, kâinatın derinliklerine karışırken etrafında oturdukları ateşteki kıvılcımlı çıtırtılar yolcuya iyi geceler dilemek için biraz daha artmış mıydı ne? Gecenin sessizliğinde yolcunun çadırının girişini örten kilimin sesi çoktan duyulmuştu, ateşin kıvılcımlı çıtırtıları da huzur bulmuştu, ancak genç yolculardan çıt çıkmıyordu. Belli ki hepsi benliklerinin özüne doğru bir yolculuğa çıkmıştı ve daha dönecek gibi durmuyorlardı…

---

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve de katılımı ile bazı hatırlayışlarımıza vesile olan genç yolcuya sonsuz teşekkürler…

Düzenleme: Deniz Yörükoğlu (DenizKızı)

Sevginin ve İnancın Aynası - 3

…Onları koynunda ağırlayan kır bahçesinde, uykudaki zihinlerden ıraktılar. Bu bahçede hatırladıkları her şey, yeri ve zamanı geldiğinde, en ağır uykudakini bile uyandıracak güçteki panzehirlerdi. Bunu bilmenin derin suskunluğuna onlar da kapılmıştı, yolcunun bir sonraki cümlesini, hatta kelimesini merakla bekliyorlardı. Etafında toplandıkları ateşin ışık dansı, yolcunun tek tek doldurup dağıttığı çay bardaklarına değdikçe, çayı kan kırmızısı la’l taşına dönüştürüyordu. Herkesin sıcacık çayın tadına vardığından emin olduğunda, yolcu tekrar konuşmaya başladı…

 “Dikkatli olunması gereken bir süreçte artık Anadolu toprakları dahi. Nâçizâne bir yolcu olarak, bu döngünün başlangıcında ancak sevgi dolu olanların sondaki başlangıcı bulabileceklerini düşünmekteyim. İçinde hiçbir zaman kendilerine ve varlıksallıklarına dair şüpheleri olmayanlar sonlu olan zamanlarını sonsuz kılacak ve gerçek özgürlüklerini elde edebilecektir.

Özgürlüklerimizi nasıl kazanırız diye aklıma takıldı geçenlerde. Son noktalarımızı başlangıçlara çevirebilme kabiliyetlerimiz kadar özgür kılınmaktayız gerçekte. Sonlu bir yaşama ilk nefesle başladığımız andan itibaren o sonlu süreçlerin her birini sonsuzluğa çevirebildikçe özgürleşiyoruz bence.

Sonra da sonlu bir süreç nasıl sonsuz kılınabilir diye düşündüm. İlk önce kendi içimizde, benliğimizde başlayan sonlarımızı azaltmak gerek galiba. Bunun için de her yolcunun hatıratından farkına vararak geçmek gerek, böylece özgürlüğü içimize sindirmiş oluyoruz, ardından da yaşam dediğimiz başı sonu belli olan o aralığı sonsuz kılabilecek bir eylemselliğe kavuşuyoruz gibi.

Siz ne dersiniz genç yolcu?”

Yolcunun kendisine yönelttiği bu soru karşısında, kelimeler vasıtasıyla daldığı derin denizden çıkmak ve cevap vermek için birkaç saniye bekledi: ‘Haklısınız efendim, içimizde sonlu olanları azalttığımızda sanırım hayatın verdikleri de değişir ve bunun yolu geçmişin derslerinde olabilir.’ Yolcu gülümseyerek devam etti:

“O hâlde meşk ile bağlanalım önce benliğimize, benliğimizdeki sonları başlangıç kılalım affedişlerimizle, ki yollarımızda sonların prangaları ile adım atamaz hale gelmeyelim ve yollarımızı çöllere çevirmeyelim.”

Affetmek adlı merhem nitelikli kelimeyi işitmek onu, genç yolcuyu rahatlatmakla beraber, yeni düşünce denizlerine dalmasına neden olmuştu, ne de olsa herkes başkalarından ziyade kendine dert kılar affedişleri: 'Başkasını affetmek çok kolay oluyor, sanırım bu konuda da benliğimizden başlamamız gerekir.' Ancak kelimenin kendisi devayı içinde taşıyordu, yolcu anlayan gözlerle genci süzerek sözlerine devam etti:

“Elbette önceliğimiz kendimizden yola çıkmak, zira yolculuk bizim varlığımızın tezahür edişi ile başlıyor. O hâlde her yolculuk için tezahür noktası kendi benliğimiz.”

Genç yolcu giderek daha iyi anladığını farketti bazı şeyleri. İçindeki zen bahçesinde bazı taşlar nihayet olmaları gereken yere oturuyor gibiydi, üstelik bunun bilgisi kendi özünden başka bir yerde de değildi. Yine de son bir sorusu vardı bu konuyla ilgili: ‘Varlığımızın sonsuz olması da yine yolculuğun başındakini en sonda da uygulamak olacak öyleyse. Varlığımızın nasıl tezahür ettiğini bilirsek ve öyle varoluşu tadarsak sonsuz mu oluruz?’

Yolcu memnuniyet içerisinde cevapladı bu soruyu da, sevginin aynasını tuttu yine onu dinleyen her bir zerreye...

“Benliğimizin sonsuzluğu için varlığımızın tezahürünü bilmek ve varoluşu öyle tatmak yeterli olabilir. Ama kozmik bir sonsuzluk için varlığımızın tezahürüne sevgiyle bakmak, onu algılamak ve algıladıklarımızı sıkılmadan sevgiyle paylaşabilmek gerek. Bu bizi zerrelerin okyanusunda özgür kılacaktır.

 

Yolcunun sözleri, yine her zaman olduğu gibi önce onu dinleyenlerin kalplerine, oradan da ait olduğu yere, kâinatın derinliklerine karıştı.

 

---

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya, ve de katılımı ile bazı hatırlayışlarımıza vesile olan genç yolcuya sonsuz teşekkürler…

Düzenleme: Deniz Yörükoğlu (DenizKızı)

Hıdrellezli Çiçekli Satürnlü Süper Dolunay

 Hıdrellez kutlu olsun, ateş üzerinden 3 kere atlayıp arınma ve negativiteden kurtulma subliminal mesajını zihninie iyice yerleştirin ki öyle titreşimler yayın ve öyle olsun çünkü olay aslında temelde bu, septik olmayanlara lafım yok ateşin üzerinden atlarken kendinizi ânı yaşamaya bırakın ve atın yüklerinizi! :) Dilek tutun bol bol ve en önemlisi 2012'in Süper Ay'ını, Dolunay'ı kaçırmayın.

 Ayrıcabu Dolunay Pagan takviminde "Çiçek Dolunayı" olarak biliniyor, bir Hıdrellez geleneği olan çiçekli uygulamayı hatrlatalım ki bu güzel planlanmış tesadüfe bakışımız gülümsetsin: Dışarıdaki bahçelerden çiçekler aşırın, biraz sudan geçirip temizleyin, sonra temiz su dolu bir kâseye koyun ve sabaha kadar bekletin (bu sene güzel bir fırsatımız var, kâseyi Dolunay ışığını görecek şekilde dışarı koyun bence) ve sabah bu su ile yüzünüzü, vücudunuzu yıkayın ki tazelenesiniz, güzelleşesiniz.

  Meditasyon yapın ve dilek tutun, özellikle salıverme ve ileriye adım atarken gerideki adımlarınızın etkisinden kurtulma üzerine çalışın. Dinlerimizin de yaşam biçimlerimize doğrudan etkileri var bu nedenle dinsel tavsiyeler de vereyim: Enerjisi çok güzel olacak olan bu günde namaz kılın, tövbe ederek arınma sürecinizde güzel bir adım atın, bol bol şükredin ve dua edin, Hz. Hızır ve İlyas kardeşlerin ruhuna Fatiha okuyun dilerseniz. Dininiz ne ise ona uygun ne varsa yapın kısacası :)

 Klasik Dolunay Meditasyonu özellikle bu sefer kesinlikle tavsiye edilesi: Temiz beyaz bir kağıda kurtulmak istediğiniz her şeyi, duyguyu, düşünceyi, kişiyi yazın ve yakın, küllerini havaya ya da akan suya salıverin (Evet bu eylem de subliminal mesaj eşliğinde zihninizi ve bilinçaltınızı programlıyor aslında öncelikli olarak yani kağıdı yakınca puf diye hiçbir şey hayatınızdan çıkıp gitmiyor - siz istemediğiniz sürece).


 Bu arada bugün Cumartesi yani Saturday ~ Saturn Günü! Karmik blokaj temizliği, alınan derslerin tespiti ve bunların ışığında ileriye dönük bir vizyon geliştirmek için de uygun bir gün oldu çıktı bu Hıdrellezli Çiçekli Süper Dolunaylı Satürnlü Mayıs Günü. Herkese sonsuz sevgi ve selam!

~DenizKızı

 

Fuy8000a

Ek Not:

Dünyanın pek çok yerinde 5 Mayıs, bizde ise 6 Mayıs saat 06:35 tam Dolunayın gerçekleştiği zaman. Tam zamanı elbette ki çok önemli ama Dolunay’dan bir gün öncesi ve sonrası da en az Dolunay kadar etkili, zaten Dolunay’dan üç gün önce ve sonra olmak üzere bir haftalık bir Dolunay etki süreci söz konusu. Dolunay etkisini çok yoğun hissedeceğimiz 5-6 Mayıs tarihlerinin Astrolojik açılımına göz atmak da çok yararlı olacak, zira cumartesi gününü iyi değerlendirmemiz pazar günümüz için önemli bir yatırım olacak ruhsal-duygusal anlamda. Öner Döşer’in yazısından ilgili günleri alıntılıyorum:

“Cumartesi günü sabah 05:20’de Ay Akrep burcuna geçiyor. Duygusal anlamda daha derin ve uçlarda hissedeceğimiz bir gündeyiz. Sezgilerimiz ve güdülerimiz etkin olacak. Ay’ın Neptün, Mars ve Plüton ile açılar yapacağı bu günü metafizik konularla ilgilenmek, gizemli temalarda araştırmalar veya konuşmalar yapmak açısından kullanabiliriz. … Ay-Neptün arasındaki uyumlu açı, özellikle de sabah saatlerinde sosyal ilişkiler, geziler, artistik-müzikle alakalı ve psişik aktivitelere girişmek, yardıma muhtaç insanlara vakit ayırmak, hastaneleri ziyaret etmek, ilaç tedavisine girişmek, ruhsal ve mistik öğretilere başlamak için uygun zamanlarda olduğumuzu gösteriyor. Ay-Mars arasındaki altmış derecelik uyumlu açı girişeceğimiz işlerde ihtiyacımız olan enerji ve motivasyonu sağlıyor. Ay-Plüton arasındaki altmış derecelik uyumlu açı sayesinde güçlü destekler de alacağız. Ay-Plüton arasındaki uyumlu açılar fikirlerini harekete geçirmek ve somutlaştırmak, güçlü ve etkin kişilerden destek almak, ilişkilerde derinleşmek, irade gerektiren işlere girişmek, mücadeleye başlamak, ısrarla takip etmeyi gerektiren işlere kalkışmak için uygundur. Olumlu etkiler gece saatleri boyunca devam ediyor.

Pazar günü boyunca Ay Akrep burcunda ilerliyor. Bir gün öncesine nazaran zorlu etkilerin öne çıkacağı bir gündeyiz. Duygusal anlamda türbülanslar, uçlarda duygular, hırpalanmalar dikkat çekebilir. Gün boyunca etkin olacak Merkür-Satürn karşıtlığı zihinsel anlamda da gerginliğe, düşünsel anlamda depresifliğe yönelik etki yaratabilir. Fikir ve görüşlerimize destek bulmakta zorlanabilir, ifade etmek istediğimiz şeyler konusunda geciktirilebilir, engellenebiliriz. Önemli konuşmalarımızı bu güne denk getirmek pek de isabetli bir karar olmayabilir. 06:35’te Akrep burcunda gerçekleşecek dolunay, duygusal anlamda uçlarda hissedeceğimiz bir günde olduğumuzu gösteriyor.”  

(*) Tırnak içerisinde yer alan 5 ve 6 Mayıs günlerine ait Astrolojik yorumlar Öner Döşer’in Astroloji sitesindeki ilgili yazıdan alıntılanmıştır: http://www.onerdoser.com/HD228_30-nisan-haftasi.html  

Sevginin ve İnancın Aynası - 2

…Kalplerine ve kâinatın derinliklerine karışan sözlerin uyanışa taşıyan tatlı sarsıntısı sonrasında, ayakları yeniden yere basıyordu dinleyenlerinin. Sevecen gözleriyle her birine teker teker baktı. Gözlerdeki o pırıltıyı görmek, onun için mutluluk veren sonsuz şeyden biriydi, gülümsemesini onların gülümsemeleri usulca takip etti. Bu mutlu ânın kenarına iliştirilen bir cümle, yolcunun sözlerine devam etmesine vesile oldu…

 

-Seni mutlu görmek bizi de mutlu ediyor.

“Ben zaten mutluyum, her nefes aldığımda ve verdiğimde. Üzüldüğüm bir şey olamaz yaşamlarıma dair. Zira ben seçtim yaşamlarımı ve anlamlarını keşfetmek benim işim. Bundan dolayı hiç keyifsiz durmadım yaşadıklarım karşısında ve yaşayacaklarımın karşısında da keyifsiz durmamak gerektiğini öğrenebilecek kadar adımlar attım hayatlarımda.

Mutluluğun da, mutsuzluğun da yegâne oluşumu bizlerin içinde gizlidir: karşılık beklemelerimiz, sınırlandırmalarımız, prangalarımız…  Halbuki hafif ve naif olmak gerek ömür denilen bu anda. Bir albatros kadar güçlü kanatlarla rüzgâra bırakmak gerek kendini, ama baktın illa ki rüzgâr seni yolundan edecek, o zaman rüzgâra göstermeli insan kanatlarındaki kudreti ve rüzgârın şiddetine inat devam etmeli yoluna.

Uzunca anlarımdan aldığım bir diğer ders de duygusal basamakların riskleridir. Her zaman duygusal basamaklarımız bizler için her an içinde kapana kısılacağımız çemberlere dönüşebilirler. Lâkin bu basamaklar her anımızda varoluşumuzun parçasıdır, mesele bu basamakların algılarını çözümleyebilmekte yatıyor.

Evet, utanç da duyacaksın, gurur da. Lâkin utancından saklanacak hareket edemeyecek hale gelmeyeceksin, ya da gururundan kendini kül edecek bir ateşi yakmayacaksın içinde. Gurur sepetin bir kolunda ise eğer, tevazuyu diğer koluna alacaksın. Her duygusal süreci zıttını da yanında taşıyarak aşacaksın, o zaman duyguların zekâsının yaşamlarına ve karmana katıkısını görebilir hâle geleceksindir.”

 

Merakla dinleyen ruhlardan birinin 'Dengelenince insan kendini de hırpalamaz değil mi, duyguların da aşırılıklarıyla?' sorusu üzerine yolcu, sözlerini şu şekilde nihayete erdirdi:

“Hırpalanmak gerekiyorsa hırpalınırsın ama sürekli olarak aynı duygularla değil. Her birinin yara izini tatmalısın ama farkındalık merhemi ile hepsinin izlerini silebilirsin, geride sadece sana öğrettikleri kalacaktır.”

 

Yolcunun bu seferki sözleri yine yüreklerden ait olduğu kâinata doğru akan yolculuğuna başlamışken, akıllara Işığın Savaşçısının el kitabından bir bölüm gelir:

“Işığın savaşçısı, kendi Kişisel Menkıbesini baştan sona kabullenir.

Arkadaşları, onun için, ‘İnancı ne kadar güçlü!’ derler.

Bir an gurur duyar savaşçı, hemen arkasından da arkadaşlarının söyledikleri şey mahcup eder onu, çünkü aslında göründüğü kadar inançlı değildir.

Tam o sırada meleği kulağına şöyle fısıldar: ‘Sen yalnızca ışığın bir aracısın. Gurur duyman için de utanç duyman için de bir neden yok, yalnızca mutluluk duyman için nedenler var.’

Ve ışığın savaşçısı, bir araçtan başka bir şey olmadığını anlayınca, daha soğukkanlı ve daha güvenli hisseder kendini. (*)

 

---

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya sonsuz teşekkürler…

Düzenleme: Deniz Yörükoğlu

(*) Paulo Coelho, Işığın Savaşçısının El Kitabı, Can Yayınları, 2008, s.89

Yolculuk: Zerrenin Tozdan İnciye Dönüşümü

Doğu geleneği dairesel bir bütünlükle, başlanan yerde sona eren spiritüel hikâyelerle doludur; yolcu aradığı her ne ise yolculuğunun başında bıraktığı yerde bulur, çoğunlukla aranan şeyin kaynağı kendi özüdür. Bunun için incinin oluşumu oldukça güzel bir örnektir: İstiridyenin içerisine kaçan ufacık bir toz zerresi mucizevi bir yolculuğa vesile olur. İstiridye bir yolculuğa çıkar ve içinde dünyanın en kıymetli mücevherlerinden biri vücut bulur. Toz zerresi bir yolculuğa çıkar ve en sonunda inci olur. İçimize düşen bir soru ya da içimize işleyen bir işaret de aynı şeye vesile olur, çıktığımız bu yolculukta hepimiz kendi incilerimizi vücuda getiririz. Bu konuda Ferîdüddîn Attâr'ın bize aktaracağı sırlar var. Her birimizin aynasının sırrına sır katması dileklerimle... 

~DenizKızı

 

“Ey seçilmiş yüksek damla!

Kıdem denizinden koku alan damla!

Denizden yüceliği seçtin gerçi

Bu yolla kendi kemâline eriştin.

Denizden yükseklere çıktın sen.

Sedef için parlak inci oldun sen.

Sefer etmeden inci olamazsın.

Kül oldunsa, kor ateş olamazsın.

Deryadan unsurlara sefer ettin

Sefer etmeden damla nasıl inci olur?

İlkin yağmur damlası sefer etti.

Sonra deniz dibini incilerle doldurdu.

Denizde inci saklı kaldıysa,

İnci yolun tozuyla bir olduysa,

İnci denizden yükselince

Altın işlemeli tacın altında gelir başa.

Dut yaprağındaydı; yerinden ayrılınca

İpek, atlas oldu, çıktı başa.

Yolculuğun sonu böyle olmasaydı

Felekte bir anlık huzur kalmazdı.

Seferin böyle kadri olmasaydı

Yeni ay seferle dolunay olmazdı.

Hey kavgacı şahin!

Tabiatlar çerçevesinden çık bir an.

Uç lâmekân dünyasına doğru

Kal bir süre zeminin, zamanın dışında.

Zamansızlık denilen yerde yüz yıl ile bir an

Bir görünür gözüne zaman.

Bir an yüz yıl sayılır orada.

Gelecek, mazi, şimdiki zaman yok orada.

Şimdiki zaman dediğin olmaz bir zamanda

Gökyüzü bulunmaz mânâya baktığında.

Devranın dönüşü yoktur orada

Dönen feleğin devrini görmezsin orada.

Gökler göz nuru gibi olur.

Böyleler, öyleler olmaz orada.

Ne noksan vardır ne kemâl orada.

Mazi, gelecek, şimdiki zaman yok orada

O hazret iki dünyadan uzak olunca

Zamandan, mekândan bu sebeple olur uzakta.

Mehdî ile Âdem bir nefeste olur

Ne biri ondan fazla, ne biri bundan eksik olur.

Şimdi bu zemini bedel tutarsan

Ebed ile ezeli bir görürsün sen.

Orada ‘Ne?’, ‘Kaç?’ bulunmaz.

Ezelin ebedle bağı olmaz.

Biliyorum, ikisi, birden başka değil.

Muhakkıkın bu konuda şüphesi olmaz." (*)

(*) Esrârnâme, Ferîdüddîn Attâr, çev: Prof. Dr. Mehmet Kanar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, s.41-42, Birinci Makale’den. 

Sevginin ve İnancın Aynası

…Güneş batmadan önceki kızıl şölenine hazırlanırken, birkaç kişi yorgun ama bir o kadar da emin adımlarla yürümekteydi izleri bütün kâinatın görebileceği kadar açıkken, gâfil olanların habersiz olduğu patikadan. Gözlerinde merakın pırıltısı, zihinlerinde ise yeni soru işaretlerinin kıvılcımları vardı, bir de dinlemek için can attıkları yolcudan işitecekleri sözler için sevince bulanmış az biraz heyecan: “Bu akşam acaba neler hatırlatacak bizlere, hayatlarımıza dair hangi izi süreceğiz birlikte?”

Yol çok uzun değildi, göz açıp kapayıncaya kadar bitiveren patika onları çiçeklerin ve fenerlerin süslediği ve kalbi sevgiye açık herkesin yerini bulabildiği kır bahçesine emanet ederek akşamın serin gölgelerini çekti üzerine. Açık yüreklerinden sızan kandil ışıklarının rehberliğinde, her zaman oturup sohbet ettikleri yere doğru ilerlediler. Yolcu onları bekliyordu. Yüzünde yorgunluğun izi ve belki de geride bırakacaklarının sessizliği vardı. Sıcak ve sevgi dolu selamlaşmalardan sonra, sorulan bir soru üzerine bu defa hemen söze girişti…


Oku ve hatırla ey meraklı ruh, zira bu sözler kendi hâlinde bir yolcu vesilesiyle sana sadece hatırlatılmaktadır.


- Elimizden bir şey gelir mi?

“Evet, sadece sevin her oluşu, oluşumu ve affedin her ânınızı, zamanınızı. Sadece varoluşunuzun kıymetlerini bilin, daima öğrenerek geçin safhalarınızı, daima severek geçin geçtiğiniz yolları.

Bazen çayır çimen, bazen çakıl, bazen kum, bazen bataklık da olsalar, daima dostluk verin hiç korkmadan. Asla kaplerinizi kristal bir şekerlik gibi tutmayın avuçlarınızda. Daima engin bir çağlayan olsun yürekleriniz. Zira baltalasalar da, vursalar da zarar veremezler o zaman.

Affedin size baltalarla gelenleri, bıçaklarla sizi yok etmek isteyenleri ama en önemlisi sizi sizin güveninizle yok etmek isteyenleri affedin. Affederek büyürsünüz çünkü, affederek öfkenizi pahalı kılar sevginizi ise rahatça dağıtabilirsiniz.

Geçmişinizde korktuğunuz her şeyle yüzleşin, bilhassa da kendinizle yüzleşin her an, bunun için camınızı sırla doldurun ki size ayna olsun. Başta siz kendinizi ayna ediniz ki yeni aynalarla karşılaşabilesiniz.

Her anınızı bitmeyecek kadar değerli kılarken, hep bunun hiç olacağını unutmadan yaşayın ki manasını bulasınız.

Özür dilemekten asla korkmayın zira özür dilemek asla sizi küçültmez, karşı tarafı da yüceltmez. Özür dilemek sadece eylemlerin dengelenmesi için terazideki binici rolünü alır. Haklılıklar yada haksızlıkları yaratan sadece içimizdeki çatışmalarımız, kendimizle olan kavgalarımızdır. Gerçek olansa sadece varoluşun eylemlerini üstelenecek kadar insan olabilmekte yatar.

Her dinin erdeminde bir anekdottur: ‘Asla insanların arkasından konuşmayın,’ der; zira sözlerimiz ruhların beden alması gibi düşüncelerimizin beden almasıdır. Nasıl ki ruhların enkarneleri varsa, düşüncelerimizin enkarnesi olan sözlerimizi kullanırken daima sağ duyumuza güvenmemiz gerekmektedir. Sadece tecrübe ettiklerimizle değil, tecrübe edilenlerin ışığında düşünceler bedenleri olan sözlere kavuşmalıdır. Zira evrende hiçbir şey yok olmayacaktır, ta ki sonun başlangıç olduğu noktaya gelene kadar.

Hayatı yaşam yapan tecrübelerimizken, yaşamı ‘yaşama eylemi’ kılan farkındalıklarımızdır. İnsanı insan yapansa hayatını yaşamak sürecine sokacak farkındalıkta eylemler kullanmasıdır.

Varoluşumuzun süreçlerindeki temel olguları unutmaksızın, gerektiği kadar çaba, gerektiği kadar söz, gerektiği kadar beklemek gerekecektir; lakin herkes için gerektiği kadar denilen söz gurubunun tecelli şekli, birbirinden evrenin deviniminde bulunan zerrelerin sayısı kadar farklı varyasyonda gerçekleşebilir. Mesele kendi titreşimimizin frekansındaki gereklilikleri keşfedebilmektedir.

Artık barışın yaşamla ve artık barışın dostluklarla. Asla bırakmayın size saldıranları. Eğer sunabildiyseniz yüreğinizi onlara, bilin ki zafer sizindir. Her anda sonda ve başlangıçta.

Bunları neden söylüyorum diyorsanız; sadece söylemek istedim.

Hiçbir zaman nedenler aramayın yaşamda. Zira nedenleri ararken bir labirente girerek gerçekliğin keşfinin süresini uzatırsınız. Ânın getirdiğini olduğu gibi tadın, duyumsayın ve fark edin. Varoluşlarımızın göz kırpma süreleridir ömürlerimiz. Nedenler ise çoğu zaman göz yaşları ile geçen süreçlerimizdir.

Asla unutmayalım yaşamın her adımı biz istediğimiz için var; öfkesi, sevgisi, nefreti… Bunu istememizin farkındalığına varmak, işte sanırım sır bu olsa gerek ne dersiniz dostlar?

Unutmadan ekleyeyim; asla sevginin fedakarlıklar gerektirdiğini düşünmeyin. O yalancı fedakarlık düşmanına kanmayın sakın. Zira fedakarlık aslında acı denilen ordunun öncü kuvvetidir. Acı ise öfke denilen hükümdarın hizmetindedir. Sevgi bağlılıklar ve prangalar taşımaz, ihtiyaçlar içermez, bundan dolayı da fedakarlıkla işi yoktur o eylemin.

Aşk hikayelerinin uydurmasıdır fedakarlık. Aşk ise sevginin özürlü bir kardeşidir. Sakın kanmayın aşka. Sadece sevin. Bu herkes için yeterli olacaktır. O zaman aşkın özürleri ortadan kalkacaktır. Korkunun ve şüphenin şarabı zihinlerinizi asla bulandırmayacaktır. Keyfin ve huzurun müziği sizin kulaklarınızı sağırlaştırmayacaktır. Çünkü sevmek farkında olan bilen gelişen devinen bir eylemdir. Tüm evren devindip genişledikçe o da onlarla birlikte genişlemektedir.

Hepinizi sevebileceğim kadar seviyorum, öğrenebildiğim kadar seviyorum ve sevmekten hiç zarar gelmediğini bilecek kadar sevdim pek çok şeyi.”

 

Yolcunun sözleri, önce onu dinleyenlerin kalplerine, oradan da ait olduğu yere, kâinatın derinliklerine karıştı.

 

---

Zerrelerimizin yolları kesiştiğinden beri daima yüreklerimize konuşan güzel dosta, nâm-ı diğer yolcuya sonsuz teşekkürler…

Düzenleme: Deniz Yörükoğlu

İyi Bir Yaşam İçin 17 Kural

Dünya üzerinde yürümekte olan her ruh, bedeni eşliğinde deneyimlediği yaşamını daha iyi, daha verimli, daha istediği gibi geçirmek için bazı yollar izleyegelmiştir. Kimisi kendi yolunu açmıştır, kimisi daha önce açılan yolları takip etmiştir. Aslında tam olarak bir yol haritası yok, sadece kendi hayat planlarımıza uygun taslaklarımız var. Bunu kabul ettiğimizde, kargaşa ve kaos yok olur. Çünkü takip etmemiz gereken pusulanın kendimiz, varmamız gereken menzilin ise kendi menzilimiz olduğunu, bütün yolların ise tek bir kaynağa erdiğini farkettiğimizde, kesin bir haritanın olduğu baskısından kurtuluruz ve özgürleşiriz. İnternette bir şeyler araştırırken karşıma çıkan Og Mandino’ya ait Daha İyi Yaşamanın Kurallarıbaşlıklı yazı bu bağlamda ilgimi çekti. Bir harita ya da tarif sunmanın çok ötesinde, her gün uygulayabileceğimiz küçük ve güzel adımlar öneriyor bizlere. Mutlubirey.net sitesinde rastladığım yazıyı küçük biçimsel değişiklikler eşliğinde(*) aynen paylaşıyorum.

En derin sevgim ve saygım ile…

~DenizKızı

Daha İyi Yaşamanın Kuralları

1. Size bahşedilenleri hesaba katın. Ne kadar değerli ve ne kadar haklı olduğunuzu anladığınızda; gülüşleriniz karşılığını bulacak, güneş doğacak, müzik çalacak. Sonunda Tanrının sizin için dilediği bir yaşama doğru yola koyulabileceksiniz. Güzellikle, güçle, cesaretle ve güvenle.

2. Bugün ve her gün işyerinize verdiğinizden daha fazlasını teslim edin. Sizden beklenilenin ötesinde üretmenin sırrını öğrendiğinizde, zaferin yarısını da kazanmış olacaksınız. Kendinizi o kadar değerli kılınız ki, en sonunda vazgeçilmez olun. Daha fazla kazanmak için ayrıcalığınızı pekiştirin ve aldığınız tüm ödüllerden memnun kalın. Siz buna layıksınız.

3. Hata yaptığınızda ya da yaptığınız hata değerinizi düşürdüğünde, çok gerilere dönüp bakmayın. Hata öğrenmenin bir yoludur. Bazen hata oranınız amaçlarınıza ulaşma oranının ayrılmaz bir parçasıdır. Hiç kimse hata yapmadan kazanamaz. Başarısızlıklarınız yalnızca büyümenizin bir parçasıdır. Hatalarınızdan silkinin, ama kimi başarısızlıklarınız olmasaydı, sınırlarınızı nereden bilebilirdiniz? Takmayın. Her şey düzelecek.

4. Uzun çalışma saatleriniz ve enerjinizin karşılığında, ailenizle birlikte kendinizi en iyi şekilde ödüllendirin. Ailenizin sevgisini hep besleyin; unutmayın ki çocuklarınızın eleştirmene değil örneğe ihtiyacı var. Çocuklarınıza en iyi yönünüzü göstermeye çalıştığınız sürece, kendi ilerleyişiniz de hızlanacaktır. Dünyadaki herkesin gözünde başarısız olsanız bile, eğer sevecen bir aileniz varsa, bu sizin başarınızdır.

5. Bu günü güzel düşünceler üzerine kurun. Gelişmenize sekte vuracağından korktuğunuz hiçbir kusurunuz sizi üzmesin. Olabildiğince sık kendinize şunu anımsatın: “Tanrı sizi özel yaratmıştır.” Düşüncelerinizi toparlayıp, güçlerinizi gerçekleştirecek güce sahipsiniz. Yapabileceğinize karar verdiğiniz anda, uçabilirsiniz bile. Yenilgiyi bir daha hiç düşünmeyin. Yaşamınızın ayrıntılı tasarısını yürekten istediklerinizin çizmesine izin verin. Gülümseyin!

6. Sizin yerinize bırakın yaptıklarınız konuşsun. Gelişmelerinizi aksatacak kendinizi beğenmişlik ve kibir tuzağına karşı tetikte durun. Böbürlenmenin çekiciliğine kapıldığınız an, yumruğunuzu su dolu bir kovaya sokun. Yumruğunuzu çıkardığınızda geride kalan boşluk öneminizin kesin bir ölçüsünü verecektir.

7. Her gün Tanrı’nın bir armağanıdır bize. İşleriniz her zaman yolunda gitmeyebilir. Ama, siz acıların, güçlüklerin, engellerin bakış açınızı ve geleceğe yönelik tasarılarınızı yok etmelerine asla izin vermemelisiniz. O çirkin kendine acıma cübbesini bir kez giyerseniz bir daha da kazanamazsınız. Hırçın yakınma sesi, başarılı olmak için gerekli her fırsatı korkutup kaçıracaktır. Bir daha böyle düşüncelere hiç kapılmayın. Daha iyi yollar hep vardır.

8. Ne gecenizi ne de gündüzünüzü, gerçek bir düelloyla karşılaştığınızda, size savaşacak zaman bırakmayacak önemsiz ve bayağı şeylerle doldurun. Bu kural çalışmanız olduğu kadar, etkinlikleriniz için de geçerlidir. Yalnızca hayatta kalmayı başardığınız bir gün bir övünme nedeniniz olamaz. Günlük hayatınızdaki ufacık değişiklerle çok şeyler başarma yeteneğiniz varken, o değerli saatlerinizi boşuna geçirmek için burada değilsiniz. Boş uğraşlara paydos! Başarıdan saklanmaya paydos. Büyümek için zamandan ve mekandan kopun. Yarın değil! Hemen şimdi, şimdi!

9. Bu gününüzü son gününüz olacakmış gibi yaşayın. Unutmayın ki, “yarın”ı yalnızca aptalların takviminde bulabilirsiniz. Dünün yenilgilerini unutun, yarının sorunlarını göz ardı edin. Yapacağınız tek şey bu. Kıyamet günü. Tek sahip olduğunuz gün. Bu günü senenin en iyi günü kılın. Hayatınızda söyleyebileceğiniz en acı sözler, “Bir daha dünyaya gelirsem...” sözleri olacaktır. Asanızı elinize alın. Kendi orkestranızı kendiniz yönetin! Bu sizin gününüz.

10. Bu günden itibaren ister dostunuz, isterse düşmanınız olsun; sevdiğiniz biri ya da yabancı olsun, herkese sanki bu gece yarısı öleceklermiş gibi davranın. İlişkiniz ne kadar düşük düzeyde olursa olsun, sevginizi, anlayışınızı, inceliğinizi ve dikkatinizi herkese gösterin. Bunu hiçbir karşılık beklemeden yapın. Hayatınız hep aynı olmayabilir. 

11. Kendinizle ve yaşamla dalga geçin. Bunu alay ya da kendinize acıyıp yakınma şeklinde almayın. Daha çok, şu anın görünüşteki sefil yenilgisinde yeni bir bakış açısı kazanmanıza yardımcı olacak, bunalımlarınızı giderecek, acılarınızı dindirecek mucizevi bir ilaç, bir çözüm olarak düşünün. Açmazlarınızı dalgaya alarak kaygılarınızı, tasarılarınızı, gerginliğinizi kovun gitsin. Böylece, zihniniz rahatlayıp, kesin çözümlere doğru yol alabilirsiz. Hiç bir şeyi fazla ciddiye almayın.

12. Küçük şeyleri ihmal etmeyin. Ek bir çabadan, ilave birkaç dakikadan, yumuşak sevgi ve teşekkür sözcüklerinden, elinizden gelenin en iyisini yapmaktan çekinmeyin. Başkalarının ne düşündüğü önemli değil; önemli olan sizin ne düşündüğünüzdür. Köşeye çekilip, işlerden kaytarırsanız, sahiplenmeniz gereken elinizden gelenin en iyisini yapma amacınızı asla yerine getiremezsiniz. Oysa siz özelsiniz. Buna göre hareket edin. Ayrıntıları asla göz ardı etmeyin.

13. Her sabahı gülümseyerek karşılayın. Her yeni günü; yaratıcınızın bir başka armağanı, dün bitiremedikleriniz için size sunduğu bir başka altın fırsat olarak görün. Girişimci olun. Güne başlarken ilk saatinizi bile başarı ve bütün gün boyunca etkisini hissettirecek olumlu etkinlikler üzerine kurun. Bugün bir daha geri gelmez. Kötü bir başlangıçla, ya da hiçbir şeye başlamadan gününüzü tüketmeyin. Yenilmek için doğmadınız.

14. En büyük düşünüzü günü gelince gerçekleştireceksiniz; bunun için her gün kendinize bir hedef belirleyin –uzun ve sonsuz tasarılar değil sizi adım adım gökkuşağınıza doğru götürecek ufak ufak işlerden oluşmalı-. Bunları yazabilirsiniz de; ama bugünün yapılmamış işlerini yarına sürüklememek için listenizi sınırlı tutun. Unutmayın ki, piramidinizi yirmi dört saat içinde inşa edemezsiniz. Sabırlı olun. Gününüzü temel amacınıza engel olacak şeylerle doldurmayın. elinizden gelenin en iyisini yapın, keyfinize bakın ve o gün başardıklarınızla yetinip, rahatlayın.

15. Hiç kimsenin yaşamınıza gözyaşı yağdırmasına ve kasvet örtüsü yayarak gününüze yenilgi saçmasına izin vermeyin. Unutmayın ki, hataları bulmak için, ayrıca bir yeteneğe, özveriye, beyine, karaktere ihtiyaç yoktur. Siz izin vermedikçe hiçbir dış etken üzerinizde güç oluşturamaz. Zamanınız, aşağılık, kıskançlık, nefret ve imrenme duygularıyla savaşarak harcanmayacak kadar değerlidir. Kırılması çok kolay olan yaşamınızı dikkatlice koruyun. Yalnızca Tanrı bir çiçeğe şekil verebilir; fakat herhangi bir aptal çocuk bu çiçeği koparabilir.

16. Her sıkıntıda iyilik tohumları arayın. Bu ilkeyi kavrayın; çünkü geçilmesi kaçınılmaz o karanlık vadilerde sizi koruyacak bir siperiniz olmalı. Yıldızlar bir dağın tepesinde seçilemezken, derin bir kuyunun dibindeyken çok rahat görülebilir. Sıkıntılardan olumlu şeyler çıkarmasını öğrenmeden, hiç bir şey keşfedemezsiniz. Mutlaka bir iyilik tohumu vardır. Bu tohumu bulun ve yetiştirin.

17. Gerçek mutluluk kendi içinizdedir. Huzuru, gönül rahatlığını ve sevinci dışarıda arayarak zamanınızı ve çabanızı boşuna harcamayın. Unutmayın ki mutluluk, almakta ya da elde etmekte değil, vermektedir. Dışarıya açılın, paylaşın. Gülümseyin. Sarılın. Mutluluk; kendinize bir kaç damla akıtmadan, başkalarına dökemeyeceğiniz bir parfümdür.

 
~Og Mandino - Daha İyi Yaşamanın Kuralları

Notlar: 

(*)Küçük biçimsel değişiklikler: Kendi blog formatıma uygun şekilde bir maddelendirme uyguladım ve metni bir edebiyat mezunu hassasiyeti ile yazım-imlâ kuralları bakımından düzelttim.  

Alıntılandığı Kaynak: http://www.mutlubirey.net/YAZILAR/OG_Daha_iyi_yasamanin_kurallari.htm

Umudumu Neden Kaybedeyim ki?!

2007 yılında kaleme almış olduğum bu yazı, üzerinden geçen senelere rağmen hâlâ geçerliliğini koruyarak bana mutluluk ve umut vermekte. Buradaki okyanusumda da paylaşmam gerektiğini düşündüm, bizlere yeniden rehberlik etmesi dileklerimle. Sevgilerimle...

*

Yeni yıl geldi, geçmeye başladı bile! Ancak henüz cicim aylarını yaşadığımız için, bu yılın da gelip geçen tüm diğer yıllar gibi yaşımıza yeni bir yaş, dert koleksiyonumuza ise yepyeni dertler eklemekten başka bir şey yapmayacağını galiba kimse anlamıyor, ya da herkes anlamazdan geliyor. Herkesin kafasında aynı dilek dönüp duruyor : “Yeni yılda eskiden kurtulup yeniye kucak açalım, hayatımızda yepyeni bir sayfa açalım!”. Eğer bunu başarabilen varsa, problem bende ve benim gibilerde demek ki…

  Tüm mutsuzlukları, umutsuzlukları, biraz da güzel hatıraları ile hala bir önceki yıldan kalan “eski ben” ile hayata devam ederken, yenilikler gelse kaç yazar, beni benden kurtaramadıktan sonra? Hem eskimekte olan defterimde yeni bir sayfa açmanın ne farkı olabilir ki, o da eski sayfaların devamı olacaksa! Ne yazık ki gerçeklerin oldukça farkındayım ve artık toz pembe dilekler  bana saçma geliyor. Çünkü son birkaç yıl bana yenilikten ziyade, yeniklikler getirdi.

Her şeye rağmen, umut etmekten vazgeçemiyorum. Gerçi umutsuzluklarla dolu bir dünyada yaşarken, umutsuzluktan kurtulmayı umut etmek belki de boş bir umut! Ama bunun da ayrı bir lezzeti yok mu? Gerçekleşmese bile, acı verse de bazen, yürek kanatsa da, kana kana umut etmek; çölün ortasında bir damla su içmek gibi! İnsanı ayakta tutan da bu değil mi? Yenilgiye rağmen zaferi düşleten, hayat acı darbelerle yere savursa bile, onu yaşamak için, sürünerek de olsa ilerleten…

    Giderek daha da kötüleşen bir dünyada yaşıyoruz. Yarınlarımız gri bulutlarla kaplı kara dağların ardında, önümüzdeki yollar ise sislerle örtülmüş. İnsanlar daha bir soğuk, daha bir uzak. Korkuları ise etraflarına kalın duvarlar örmüş, bir de yalandan yapılmış maskeler takıyorlar. Biliyorum ki bugün, umutlarımın parlak ışıkları ne yarınımı görmeme, ne de insanların duvarlar ardındaki yüreklerine ulaşmama yetecek. Yetmesi için o ışıkların göz kamaştırması lazım. Bunu yapabilme şansım varken, umudumu neden kaybedeyim ki?!

Büyük eller silah tutuyor, birkaç santimlik ufacık kurşun parçaları canlar alıyor. Oyunlarda top kapması gereken minik eller çanta kapıyor. Diğer eller ise kaldırılıp tüm bunlara bir “Dur!”  işareti vereceğine, ceplere sokuluyor. Çanta kapıp çocukluğunu yaşayamayan o minik ellerin sahipleri tek bir oyun biliyorlar, o da kovalamaca! Onda da hep polis amcaları ebe yapıyorlar. Açlık kapıdan girince kaçan artık aşk değil, hayatın kendisi oluyor. Gittikçe zehirlenen, kirlenen dünyamızda yeşermeye çalışan umut, iyilik ve erdem filizlerini ise asit yağmurları yok ediyor. Savaşlar dünyamızı sardıkça, “Barış” “Huzur”u da yanına alıp Kaf Dağı’nın adına iyice gizleniyor. Bu kargaşanın içinde, Anka Kuşu’nun sırtına atlayıp “Barış”ı ve “Huzur”u Kaf Dağı’ndan geri getirmeyi isteyecek cesareti kendimde bulabiliyorsam, umudumu neden kaybedeyim ki?!

Düşündükçe, asıl kötü olanın dünya değil de; yaşamanın ve dünyamızın kıymetini bilmeyen, umutlarını çoktan kaybetmiş olan, duvarlarını yıkmayan, kötülüklere dur demeyen ve eninde sonunda o kötülüklere bizzat bulaşan umursamaz insanlar olduğunu anlıyorum. Artık insanların çoğu böyle ne yazık ki. Umutsuz, mutsuz ve her şeyden önemlisi, sevgisiz. Biliyorum ki bu tam olarak onların suçu değil. Tıpkı Orhan Veli’nin dediği gibi, “Her şey birdenbire oldu” bence de. Böylesi beni daha da korkutuyor bazen, insanların insanlıklarını unutması ne kadar kötü bir durum! Nefes almayı unutmak kadar kötü! Hele hele sevgisizliğe boyun eğmek, nefrete yenilmek! Her şeye rağmen, bu dünya ve insanlar sevilmeye değer. Dünyayı ve hayatı seviyorsak tüm olumsuzluklarına rağmen, onları paylaştığımız insanları da sevmeliyiz. Kötü insanların sevgimi alıp götürmesine izin vermiyorsam, onu büyütecek, paylaşacak ve böylelikle nefreti yok edecek gücü kendimde bulabiliyorsam, umudumu neden kaybedeyim ki?!

Bazılarınız elbette ki tüm bunları yapmaya gücümün yetmeyeceğini ve bunlara kafa yormamın gereksiz olduğunu düşünecekler. Başka bir deyişle, “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler. Adım gibi eminim. Umudumu kaybetmeye hiç niyetim yoksa, bunlara neden kulak asayım ki? Sait Faik “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” demişti. Ben seviyorum, hem de tüm insanları, tüm dünyayı ve tabii ki hayatı! Ben ilk adımı attım, şimdi sıra sizde! Haydi, çıkarın maskelerinizi, yıkın duvarlarınızı ve siz de sevin : önce hayatı, yaşamayı, insanları, sonra da neyi isterseniz! Bari ilk aylarını yaşamakta olduğumuz bu yeni yıl gerçek bir yenilik getirsin bizlere, benimki gibi korku dolu yenik yüreklere… Güç bizim elimizde, yeter ki onu kullanacak iradeyi kendimizde bulalım. Umut etmek ve onu gerçekleştirmeye çalışmak bu kadar tatlıyken, umudumu neden kaybedeyim ki, UMUDUMUZU NEDEN KAYBEDELİM Kİ ?!

~Deniz Yörükoğlu, Ocak 2007

Önemli Not: Yazı tamamen bana aittir. 2007 yılı içerisinde, yayın kurulu üyeliği yapmış olduğum Yel Dergisi'nde yayınlanmıştır. Alıntılanırken telif haklarını zedelememek adına bu bilginin muhakkak verilmesini rica ediyorum. Sevgim ve saygım ile...